Ana Sayfa Hakkımda Kitaplarım Güncel Yazılar Forum Konuk Defteri Foto Galeri İletişim
Güncel Yazılar
Makalelerim
Siyasi Coğrafya
Memleketim Aydın
Gezi Notlarım
Konferanslar
Başarılarımız
Yansımalar
Sizden Gelenler
Kıssadan Hisse
Fıkralar
İbret Levhaları
Tavsiye Kitaplar
Marmara Coğrafya Dergisi
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla   
Üye Ol - Şifremi Unuttum
COĞRAFİ BÖLGELERİN SİYASİ BÖLGELER OLARAK ALGILANMASI VE SONUÇLARI

 

COĞRAFİ BÖLGELERİN SİYASİ BÖLGELER
OLARAK ALGILANMASI VE SONUÇLARI
 
Perception of Geographical Regions
as Political Regions and Resulting Consequences
 
 
Prof. Dr. Ramazan ÖZEY
Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi
Coğrafya Eğitimi Anabilim Dalı, İSTANBUL
Email:ramozey@hotmail.com
rozey@marmara.edu.tr
Web: www.ramazanozey.net
 
 
ÖZET
 
Kelime olarak Bölge; sınırları, yönetimsel ya da ekonomik birliğe, toprak, iklim ve bitki özelliklerinin benzerliğine ya da üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına göre belirlenen toprak parçasıdır. Mıntıka ya da mıntaka kelimesiyle eşanlamlıdır. Coğrafi Bölge ise; yeryüzünün doğal, beşeri ve ekonomik özelliklerine göre belirlenmiş bir bölümüdür. Böylece, Bölge kavramı; sözlük anlamı ile coğrafi tanımı birbiriyle özdeşleşmiş gibidir.
Siyasî; Arapça kökenli bir kelime olup, Siyasetle ilgili, siyasal, politik demektir. Siyasal; politika ile ilgili, siyasi, politik. Siyaset; politika, siyasa, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış demektir. Siyasi bölge ise; devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüşlerin; sınırları, yönetimsel ya da ekonomik birliğe, üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına göre belirlenen toprak parçasına yansımasıdır.
Coğrafi bölge kavramını belirleyen kriterler; doğal, beşeri ve ekonomik özelliklerin tümünü içermektedir. Siyasi bölge kavramını belirleyen kriterler ise; sadece yönetim, dil, din, kültür gibi beşeri özellikler yeterli olmaktadır. Coğrafi bölge kavramı içinde ülke veya güç birliğinden söz etmek mümkün değildir. Oysa Siyasi Bölge kavramı içerisinde, bir ülke veya güç birliği vardır. Bu nedenle coğrafi bölge ile siyasi bölge kavramları arasındaki en önemli fark, toprak parçası üzerinde bir ülke veya güç birliğinin olup veya olmamasıdır. Dolaysıyla, coğrafi bölge ile siyasi bölge kavramları, birbirinden çok farklı anlamlar içermektedir.
Türkiye’nin kalkınması coğrafi bölgeler bazında incelendiğinde, coğrafi bölgeler arasında büyük dengesizlikler olduğu görülmektedir. Coğrafi bölgeler arasındaki dengesizlik, bölge insanları tarafından devlet yönetimine karşı yanlış algılanmıştır. Zaman zaman coğrafi bölge kavramı, siyasi bölge kavramı olarak algılanmış ve bu yanlış algılama çok büyük sıkıntılar doğurmuştur.
Bu bildiride, Coğrafi Bölge ile Siyasi Bölge kavramları ayrıntılı bir şekilde incelenecek ve Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntılara bilimsel yönden çözüm önerileri sunulacaktır.
 
Anahtar Kelimeler: Coğrafi Bölge, Siyasi Bölge, Türkiye Sorunları
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Abstract
The conceptual meaning of region refers to an area of the earth’s surface whose boundaries can be determined by several different parameters such as similarities in physical (i.e., soil, climate and vegetation) or human (i.e., ethnic/cultural identities, economic activity) characteristics. A geographical region, on the other hand, is an area of the world with similarities in natural, human and economic characteristics. These two descriptions reveal that the conceptual and geographical definitions of region are very much alike if not inseparable.
The word “Siyasi” has an Arabic origin and means political. The word of “Siyasal” is related to politics. The word “Siyaset” means policy and a special opinion or understanding of a people regarding the organization and management of state affairs. A political region is a reflection of special opinions of a part of land whose boundaries are determined according to its managerial or economic characteristics and its people’s main ethnicity.
The criteria for determining the concept of geographical region includes determining the entire natural, human and economic characteristics. But, these criteria change when the concept of political region is applied. Human characteristics like management, language, religion and culture are enough for this purpose. It is not possible to talk about a country or political alliances within the concept of geographical region. However, there is a country or an alliance in the concept of political region. For this reason, the biggest difference between the concepts of geographical and political region is whether there is a country or a power unity on the land. As a result the concepts of geographical and political region have many distinct meanings different from each other.
Serious disparities are seen between geographical regions in Turkey. These disparities have been misunderstood by the people of the regions. The concept of geographical region was been equated with the concept of political region at times giving momentum to sectional disturbances.
In this paper, the concepts of geographical and political region will first be discussed and then solutions will be proposed to Turkey’s problems from a scientific perspective.
Keywords: Geographical Region, Political Region, The problems of Turkey
 
1.Giriş
 
Kelime olarak Bölge; sınırları, yönetimsel ya da ekonomik birliğe, toprak, iklim ve bitki özelliklerinin benzerliğine ya da üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına göre belirlenen toprak parçasıdır (TDK, Türkçe Sözlük, 1998). Mıntıka ya da mıntaka kelimesiyle eşanlamlıdır.
Coğrafi bölge; yeryüzünün doğal, beşeri ve ekonomik özelliklerine göre belirlenmiş bir bölümüdür. Böylece, Bölge kavramı; sözlük anlamı ile coğrafi tanımı birbiriyle özdeşleşmiş gibidir.
Siyasî; Arapça kökenli bir kelime olup, Siyasetle ilgili, siyasal, politik demektir. Siyasal; politika ile ilgili, siyasi, politik. Siyaset; politika, siyasa, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış demektir. Siyasi bölge ise; devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüşlerin; sınırları, yönetimsel ya da ekonomik birliğe, üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına göre belirlenen toprak parçasına yansımasıdır.
Coğrafi bölge kavramını belirleyen kriterler; doğal, beşeri ve ekonomik özelliklerin tümünü içermektedir. Siyasi bölge kavramını belirleyen kriterler ise; sadece yönetim, dil, din, kültür gibi beşeri özellikler yeterli olmaktadır. Coğrafi bölge kavramı içinde ülke veya güç birliğinden söz etmek mümkün değildir. Oysa Siyasi Bölge kavramı içerisinde, bir ülke veya güç birliği vardır. Bu nedenle coğrafi bölge ile siyasi bölge kavramları arasındaki en önemli fark, toprak parçası üzerinde bir ülke veya güç birliğinin olup veya olmamasıdır. Dolaysıyla, coğrafi bölge ile siyasi bölge kavramları, birbirinden çok farklı anlamlar içermektedir.
Bugün Türkiye kalkınmasına ağır aksak devam ettiriyor. Ancak bu kalkınma ülke geneli içindir. Ülkenin kalkınması coğrafi bölgeler bazında incelendiğinde, coğrafi bölgeler arasında büyük dengesizlikler olduğu açıkça görülmektedir. Marmara, Batı (Ege) ve kısmen Akdeniz bölgeleri kalkınmada büyük gelişmeler görülürken, Özellikle Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerinde kalkınmanın çok yavaş ve hatta gerileme olduğu anlaşılmaktadır. Kuşkusuz bu dengesizlik, başta devletin yatırımlarında dengesiz olmasından kaynaklanmıyor. Aksine devlet bütçesinin büyük bir kısmını Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kalkınması için ayırıyor. Buna rağmen bu bölgeler kalkınamıyor. Bölgeler arasındaki dengesizlik sadece devlet sektörü için geçerli değildir. Bu çarpıklık özel sektör için de geçerlidir. Özel sektör, yatırımlarını maalesef ülke menfaatleri için değil, kısa günün kârı sayıp, kendi menfaatlerini ön planda tutmaktadır. Bu nedenle yatırımlarını plansız bir şekilde yapmaktadır.
Türkiye’nin kalkınması coğrafi bölgeler bazında incelendiğinde, coğrafi bölgeler arasında büyük dengesizlikler olduğu görülmektedir. Coğrafi bölgeler arasındaki dengesizlik, bölge insanları tarafından devlet yönetimine karşı yanlış algılanmıştır. Zaman zaman coğrafi bölge kavramı, siyasi bölge kavramı olarak algılanmış ve bu yanlış algılama çok büyük sıkıntılar doğurmuştur.
 
2. Bölge Kavramının Yanlış Algılanması
 
Osmanlı Devletinde idari taksimat eyalet ile başlar. Bu sistem içerisinden aşağıdan yukarıya doğru sıralama yapılırsa, köy, kaza, sancak ve Beylerbeylik şeklinde idari, askeri, bir taksimata tabi tutulmuştu. Beylerbeylik ilk dönemde bir tane idi ve bütün ordu işlerinden sorumlu olup hükümdardan sonra onun sözü geçerdi. Rumeli de fetihlerin genişlemesi üzerine, Anadolu ve Rumeli’nin bir beylerbeyi ile yürütülmesi sakıncalı görüldüğünden beylerbeylik Rumeli ve Anadolu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Osmanlı Devleti genişledikçe ve zamanın şartlarına göre bu eyaletlerin sayısı artmıştır.
Tanzimat döneminde mülki taksimat, Eyalet ve Livalara (sancak) ayrılmıştır. Avrupa’da, Asya’da ve Afrika’da toplam 35 eyalet bulunmakta idi. Avrupa topraklarında 15 eyalet 42 liva, Asya topraklarında 17 Eyalet 83 liva ve Afrika topraklarında da 3 eyalet 17 liva vardı. Eyaletlerin toplamı 35, Livaların 142, kazaların 1320 idi (Karal, E.Z, 1983:128).1839 Tanzimat fermanı ile mülki idari taksimatta önemli değişiklikler yapılmıştır. Mustafa Reşit Paşa’nın geliştirdiği bu teşebbüs başarılı olamamıştır. Ülkenin içinde bulunduğu anarşik ortamdan yararlanmak isteyen Batılı ülkeler 1856 Islahat fermanının bahane ederek Osmanlı İmparatorluğuna sürekli baskı yapmışlardır. Batılı Ülkeler, 1859 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa eyaletlerinde, devletlerarası bir komisyon marifetiyle bir tahkikat yapılmasını teklif ettiler. Dış baskılar ve içerdeki şartlar sonucunda Mülki taksimatta önemli değişiklikleri ihtiva eden 1864’ de bir Vilayet nizamnamesi yayınlanmıştır. 1864 vilayet nizamnâmesine göre eski eyalet, sancak ve diğer mülki üniteler üzerine yenileri kabul edilmiştir.
Vilayet, bir valinin faaliyette bulunacağı bölge olup, tamamıyla Fransızların teşkilatına benzemektedir. Mutasarrıf sancak veya Livanın başındadır. Kazalar Kaymakamların, nahiyeler de muhtarların idaresi altındadır. Ayrıca “Vilayet umumi meclisi, bulunacaktır. Bu meclis, her sancak tarafından seçilen ikisi Müslüman olan diğer ikisi Müslüman olmayan, üyelerden, valinin başkanlığında toplanmak suretiyle kurulacaktır. 1864 Vilayet nizamnamesi imparatorluğun her tarafına tatbike konulmamıştır. Bir deneme yapılmak suretiyle tecrübe kazanılmaya çalışılmıştır. Rusçuk, Vidin ve Niş eyaletleri birleştirilerek “Tuna Vilayeti” adı verilmiştir. 1865 yılında Tuna örnek alınarak yeni vilayetler kurulmuştur. 1867 ve 1876 yıllarında yeni bir vilayetler nizamnâmesi çıkarılmıştır.
Tanzimat döneminde geniş toprakları kapsayan eyaletler bölünerek, küçültülmüştür. Tüm bu çabalar, Osmanlı Devleti’nin ayakta kalmasında elbette bazı yararları olmuştur. Ancak Osmanlı Devletinin parçalanmasını engelleyememiştir. Çünkü, Müslüman olmayanlara bu dönemde sağlanan imkanlar, onlar tarafından yeterli görülmemiş, dış etkenlerinde devreye girmesiyle Devletten ayrılma girişimlerinin önü alınamamıştır (Çadırcı, M., 183,198) .
Osmanlı Devletinin zayıflamasını fırsat bilen eyaletler, birer birer bağımsız devlet olarak Osmanlı topraklarından ayrılmışlardır. Nitekim Osmanlı Eyalet haritası ile bugünkü harita incelendiğinde, eyalet sınırları ile bugünkü ülkelerin sınırları benzerlik göstermektedir.
Bölge ayrımının ülkenin yıkılmasına bir başka örnek; Sovyetler Birliği olmuştur. Lenin’in “Böl, parçala ve yut” direktifi doğrultusunda hâkimiyet sahasını genişletme çabaları, Stalin döneminde de devam etmiştir. Stalin, Sovyetler Birliği’ni daha kolay yönetmek için, 1936 yılında siyasi bir yapılanmaya gitmiştir. Coğrafi bölgelerin de göz önünde tutulduğu bu ayrım sonucunda, 1936 yılında kabul edilen kanuna göre; S.S.C.B.,  etnik temele ve toprak esasına dayalı olarak, 11 Sovyet Sosyalist Cumhuriyet, 17 Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyet, 6 Muhtar Arazi, 10 Milli Arazi ve 19 Eyaletten teşekkül etmiştir.1985 yılında Gorbaçov iktidarından sonra başlayan Glastnost ve Perestroyka ile başlayıp 6 yıl süren reformların ardından 1991 yılının sonunda Sovyetler Birliği resmen dağılmıştır. Bu dağılmadan sonra ortaya çıkan Bağımsız Devletlerin haritası ile Stalin’in 1936 Anayasasında çizdiği Sovyetler Birliği haritası benzerlik göstermektedir.
Dünyada bugün için bölge kavramının en fazla yanlış algılandığı coğrafya Ortadoğu’dur. Ortadoğu kelimesi başlı başına bir sorundur. Batılı ülkeler (özellikle İngiltere), 16.yüzyıldan itibaren Hindistan ve Çin’in zenginliklerine kavuşmak için yeni yollar aramaya başladılar. Doğu Avrupa üzerinden veya Afrika’nın güneyini dolaşarak yeni yollar keşfettiler. Ancak keşfedilen bu yollar çok uzak ve zahmetli idi. En kestirme yollar ise, Osmanlı toprakları üzerinden geçiyordu. İngilizler, seyahatleri sırasında, Hindistan ve Çin ülkelerine “Uzakdoğu” adını verdiler. Osmanlı ülkelerine ise, daha yakın olduğu için “Yakındoğu (Near East)” tabirini kullandılar. 1889’da, Süveyş Kanalı’nın hizmete açılmasıyla, deniz ticaretinde büyük değişmeler yaşandı. Çünkü, Avrupa-Hindistan-Çin denizyolu oldukça kısalmıştı. Yeni açılan bu yol (Akdeniz-Kızıldeniz-Hint Okyanusu) Arap yarımadasının kıyısında bulunan limanların önemini artırdı. İngilizler; Osmanlı İmparatorluğunun hâkimiyeti altında kalmayan Arabistan yarımadasının güney kıyılarını adım adım işgâl ettiler. Bu arada, Yakındoğu terimine karşılık, yeni hedef belirlemeleri yapmak için, bölgeye “Ortadoğu ( The Middle East)” adını verdiler. Lansdowne, 1903 yılının mayıs ayında, İngiliz Parlamentosu’nda yapılan bir görüşme sırasında, tüm dünya ülkelerine önemli ikazda bulunmuş ve şöyle demiştir; “Basra körfezinde başka bir gücün deniz üssü veya ileri karakol kurması İngiltere’nin menfaatleri açısından büyük bir tehdit saymalıyız ve buna karşı bütün gücümüzle direnmeliyiz.” Nitekim Ortadoğu kısa sürede tamamen Osmanlı Hâkimiyetinden çıkarılmış ve güçlü devletlerin paylaşım alanı olmuştur.
Gerçekten bugün dünya gündeminden hiç düşmeyen bu bölge; siyasal yönden son derece duyarlı bir bölgeyi kapsamaktadır. Bu duyarlılığını, bir bakıma içinde barındırdığı farklı tabii görünüşün, insan üzerine yansımasından ve son asırda ise buna mevcut ekonomik zenginliklere bir yenisinin (petrol) eklenmesinden alır. Zaten 20. asrın başlarındaki bölgenin siyasi yapılanmasındaki en büyük etken petrol olmuştur. Sanayi devrimini gerçekleştirmiş olan Batılı Ülkeler; önemli bir sanayi hammaddesi ve girdisi olan petrolün, en bol miktarda Ortadoğu bölgesinde bulunduğunu tespit edince, gözlerini bu bölgeye çevirmişlerdir. İşte, bütün dikkatleri üzerinde toplayan Ortadoğu bölgesi, 20. yüzyılda tüm siyasi olayların odak noktası haline gelmiştir. 
Ortadoğu coğrafyasında bugün için, bölünmeler devam etmektedir. Bugün için sayıları 18’i bulan ülkelerin her biri çok sayıda bölgeye ayrılarak parçalanmak istenmektedir.
Irak içinde Basra çevresinde güneyde bir Şii bölgesi, kuzeyde Musul çevresinde bir Kürt bölgesi ve ortada Bağdat çevresinde bir Sünni bölgesi olarak üçe bölünmesi hedeflenmektedir. Irak işgalinin esas amacı da budur. Bir Irak devletinden üç Irak devleti oluşturulacak ve her üç ülkenin sahip olduğu zengin petrol ve diğer zenginlikleri daha kolay sömürülecektir.
Lübnan, beş bölgeye bölünecektir. Bu bölgeler, bir Maruni- Hıristiyan bölgeyi, bir Müslüman bölgesini, bir Dürzi bölgesini ve bir Şii bölgesiyle Haddad’in milisleri aracılığıyla İsrail’in denetimi altındaki bölgeyi içerecektir. Bu bölgeler, sırası geldiğinde özerklik kazanacak ve bir Lübnan’dan beş ayrı devlet ortaya çıkarılacaktır.
Suriye etnik yapısına uygun olarak, dört bölgeye ayrılacak ve bunların her biri devlet haline gelecektir. Kurulması planlanan devletler; Kıyıda bir Şii Alevi devleti, Halep bölgesinde bir Sünni devleti, Şam’da buna düşman bir başka Sünni devleti ve Havran, kuzey Ürdün ve Golan’da bir Dürzi devleti’dir.
Mısır’ı farklı coğrafi bölgelere ayırmak ve parçalamak; İsrail’in 1980’lerde batı cephesinde güttüğü başlıca siyasi hedeftir. Dünyanın süper güçleri, İsrail’in daha da güçlenmesi için, Mısır’ı bölme planları yapmaktadırlar. İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden sağlamak için Mısır devletinin yenilecek lokmalara bölünmesi gerekmektedir. Mısır’da ülke genelinde çoğunluğu oluşturan Sünni Müslüman Araplar’a karşılık Yukarı Mısır’da yedi milyonluk güçlü bir Hıristiyan azınlık yaşamaktadır. Bunların hepsi kendi devletlerini kurmak isteyeceklerdir ve bu da Mısır’da ikinci bir “Hıristiyan Lübnan” yaratacaktır. Yukarı Mısır’da, çok sınırlı güce sahip ve merkezi hükümetten yoksun bir takım zayıf devletlerin yanında bir Hıristiyan Kopt Devleti kurulması planlanmaktadır. Mısır birden çok iktidar odağına bölünmüştür.
Eğer Mısır parçalanıp küçük devletlere bölünürse, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler de bugünkü biçimleriyle varlıklarını sürdüremeyip Mısır’ı izleyeceklerdir. Bugün Müslüman Arap dünyasındaki en parçalanmış devlet olan Sudan, birbirine düşman dört gruptan oluşur.  Bunlar; Arap olmayan Afrikalılar, paganlar, Hıristiyanlar ve bunların oluşturduğu çoğunluk üzerinde bir azınlık egemenliği kurmuş olan Sünni Müslüman Araplardır. Bunların yaşadıkları coğrafyaların sınırları çizilmiş ve farklı bölgeler oluşturulmuştur.   
İsrail, Filistin’i kuşatma altındaki bölgelere ayırmak ve bu bölgeler arasına Yahudi yerleşimciler yerleştirmek suretiyle muhtemel Filistin devletinin toprak bütünlüğünü engellemek istemektedir. Örneğin Gazze ve Eriha, İsrail denetimindeki kilometrelerce toprak ile birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca Gazze ve Batı Şeria’da yasadışı Yahudi yerleşimcilerin toplam sayılarını 195.000’e çıkarmıştır. Yahudi yerleşimcilerin sayısı bu şekilde Filistin bölgelerinde çığ gibi artarken, beş milyon Filistinli mülteci çok zor şartlar altında her türlü mahrumiyet içerisinde yaşam mücadelesi vermektedir.
 
3. Türkiye’nin Coğrafi Bölgelere Ayrılması
 
1941 yılında Ankara’da yapılmış olan Birinci Coğrafya Kongresinde alınan kararlar sonucunda, Türkiye; 7 coğrafi bölge ve 21 bölüme ayrılmıştır. Ayrıca o yıllardan bugüne kadar yapılan coğrafi araştırmalar sonucunda, Türkiye’de çok sayıda yöre ve alt yöre tespit edilmiştir. Birinci Coğrafya Kongresi kitabında, Türkiye Coğrafi Bölgeleri hakkında çok ayrıntılı bilgiler sunulmuştur. Ancak kitabın 80 -82. sayfalarında, bu konuda özlü bilgilere rastlanmaktadır (Birinci Coğrafya Kongresi, 1941).
Türkiye coğrafyası komisyonu tarafından kongreye verilen rapor giriş paragrafları şöyledir; Memleketimizde coğrafi bölgeler tespit etmek işini üzerine almış olan Türkiye Coğrafyası Komisyonu, umumi içtimalarında bu bölgeleri tayin için gözönünde tutulması gerekli görülen esaslar üzerinde uzun münakaşalar ve fikir teatisinde bulunduktan sonra bölge hudutlarını büyük mikyaslı bir harita üzerinde çizmek ve bölgelere isim vermek üzere kendi aralarında dört kişilik bir komite seçmiştir. Profesör İbrahim Hakkı Akyol, Besim Darkot, Herbert Louis ve H. Sadi Selen'den mürekkep olan bu komite, Türkiye’de ayrılan yedi coğrafi mıntakanın sahasını harita üzerinde tespit etmiş ve bunlara isimler vermiş, sonra bu mıntakaları bir takım tali kısımlara ayırmıştır. Meydana getirilen taslak, komisyonda yeni müzakerelere mevzu olmuş, neti­cede, ilişik harita üzerinde görülen bölgeler tespit edilmiştir. Büyük coğrafi mıntakalar, ilkokul coğrafya derslerinde kullanılabileceği gibi daha küçük bölgelerde orta tahsil seviyesine hitap etmektedir. Şunu söylemiye hacet yok­tur ki, daha vazıh hudutlarla tahdit edilmiş ve daha muvafık bir şekilde isimlendirilmiş, daha küçük sahalı bölgeler tefrikı hususunda ötedenberi uğraş­makta bulunan ilim adamlarının mesaisi son hedefine varmış sayılmaz. Bugün kongreye sunulan eserin gerek Türkiye’ye ait yerli ve ecnebi coğrafya kitaplarında, gerekse okullarımızın coğrafya tedrisatında görülen karışıklıkları ortadan kaldıracak, bu sahada insicam ve ahenk temin edecek pratik bir netice gibi telakki edilmesi mümkündür.
Coğrafi bölgeler, avarızı gösteren bir harita üzerinde renkli çizgilerle tahdit edilmiştir. Yedi coğrafi mıntakanın hudutları kalın bir kırmızı çizgi ile çizilmiş, tali bölgeler ise bunların içinde biraz daha ince mavi çizgilerle sınırlanmıştır. Ayrıca komisyonumuz kesik mavi çizgiler kullanarak bazı bölgeler içinde hususi karakter arzeden üçüncü dereceden bölgeler tesbit etmiştir.
Coğrafi bölgeler tesbit edilirken memleketimizin umumi şekli, avarızının hakim çizgileri, arazisinin bünyesi, iklimi, nebati örtüsü gibi fiziki amillerle beraber nüfusun dağılışı, iktisadi faaliyetlerin nev'i ve şiddeti gibi beşeri amiller de gözönünde tutulmuştur.
Umumi şekli bakımından, kütlevi olan memleketimizin üç yüzünü denize dayanmış, diğer birisi ile Asya kıtasına birleşmiş ve bir ucunda da Avrupa kıtasına temel atmış dört köşeli bir yapı meydana getirdiği görülür. Bu yapının şimal ve cenup kenarı boyunca uzanan doğu-batı istikametli dağ sıraları, Türkiye avarızının hakim çizgilerini meydana getirirler. Umu­miyetle, üçüncü zamana ait Alp iltivalarının şimal ve cenup kanatlarına ait unsurlardan mürekkep olan bu dağ sıraları, memleketin orta kısmında iç Anadolunun az arızalı yüksek düzlükleri ile biribirinden ayrılmış iken doğuya doğru biribirlerine yaklaşır, sıkışır ve yükselirler; batıda ise yine biribirlerine yaklaşmak temayülü gosterirlerse de mütemadi sıralar meydana getirmeyip yalnız iç Anadolu ile Ege kıyıları arasında bir eşik teşkil ederler. Avarızın bu hakim çizgileri iklim, nebati örtü, beşeri hayat, iktisadi faaliyet­ler üzerine büyük tesirler yaptığı gibi, daha ilk hamlede memleketin şimal ve cenup cihetinde şerit halinde iki dağlık kenar, doğuda yüksek bir ülke, batıda Egeye doğru açılan bir saha ve ortada dahili bir kısım gibi bazı coğ­rafi bölgeler seçilmesine imkan verir. Avarızın meydana getirdiği bu ayrılıkların iklimden itibaren bütün diğer coğrafi şartlar üzerine bariz tesirler yapacağı aşikardır; binaenaleyh, iklim şartlariyle beraber orman ve step gibi nebati toplulukların yayılışı, nüfus kesafeti, iskan şekli, iktisadi faaliyet­ler ve münakale imkanları da hesaba katılınca yukarıda da mevcudiyetleri se­zilen coğrafi bölgelere daha sarih hudutlar çizmek imkanı hasıl olur. Bütün bu şartlar gözönüne alınarak ayrılmış bulunan bölgelerin mütebariz ve kolay anlaşılır bir takım karakterlere sahip olması icap eder. Şu noktayı da kaydetmek lazımgelir ki, bir coğrafi bölgenin “vasati halini” ifade eden bu karakterler, komşu bölgelere geçerken tedricen değişirler: Bunun için, bölge sınırlarını ne cezri ayrılıklar tesbit eden çizgiler, ne de idari taksimatı ayıran kat'i hudutlar şeklinde değil, üzerlerinde intikal vasıfları sezilen az gok geniş şeritler gibi telakki etmek icap eder. Bazı sahalar vardır ki iki ayrı bölge arasında hakiki bir geçit yeri meydana getirirler. Böyle yerlerde, intikal vasıfları bakımından orayı komşu mıntakalardan birine veya ötekine bağlamayı tercih ettirecek coğrafi amilleri inceden inceye araştırmak lazım gelmekdir. İşte bu türlü araştırmalar sayesinde, harita üzerinde kalın kırmızı çizgilerle tahdit edilmiş yedi büyük coğrafi mıntaka meydana çıkmış bu­lunuyor. Bu mıntakalar şunlardır:
1) Karadeniz mıntakası
2) Marmara mıntakası 
3) Ege mıntakası
4) Akdeniz mıntakası  
5) İç Anadolu mıntakası
6) Doğu Anadolu mıntakası
7) Cenupdoğu Anadolu mıntakası
Görüldüğü gibi, coğrafi mıntakaların adlandırılması işinde, memleketin denizlere doğru açılan cepheleri üzerinde yer alan mıntakalar, komşu olan denize nisbet edilmişler, iç kısımlar ise, memleketimizin bütünlüğünü mey­dana getiren Anadolu'nun muhtelif cihetlerine göre isim almışlardır.
Denizi arasına almış olan Marmara mıntakası müstesna, bütün diğer mıntakalar, mavi veya kesik mavi çizgilerle ayrılan bir dış, bir de iç kısım seçilmiştir. Dış kısımlar, iklimi, nebati ve beşeri hususlarda en fazla deniz tesiri altında bulunan sahalar olup iç kısımlar ise bu tesirin nisbeten hafiflemiş ve azçok değişmiş bulunduğu yerlerdir.
Türkiye’nin Coğrafi Bölgeleri, Birinci Coğrafi Kongresi kitabında da bahsedildiği üzere, uzun süren tartışmaların sonucunda kabul edilmiştir. Bu tartışmalar kongreden sonra da devam etmiştir. Bugüne kadar coğrafi bölgeler üzerine çok sayıda makaleler yazılmıştır. Yazılan makalelerde, bölgelerin adları ve sınırları tartışılmıştır. Ancak bölgeler tartışılırken, hep Türkiye Coğrafyası haritası üzerinde durulmuş ve ülke sınırları dışına çıkılmamıştır. Oysa, 7 Coğrafi Bölge’nin 6’sı genel özellikleri ile ülke sınırları dışında da devam etmektedir. Bu durum, Birinci Coğrafya Kongresinde hazırlanan haritada da gösterilmiştir. Nitekim bölgelerde hüküm süren coğrafi şartlar, komşu ülkelerde de devam etmektedir. Güneydoğu Anadolu coğrafi şartları, Suriye ve Irak’ta, Doğu Anadolu coğrafi şartları, İran ve Ermenistan’da, Karadeniz Bölgesi coğrafi şartları Gürcistan’da, Marmara Bölgesi coğrafi şartları Yunanistan ve Bulgaristan’da, Batı Anadolu coğrafi şartları Yunanistan adalarında ve Yunanistan’da devam etmektedir. Bu nedenle, kesin sınırları ile Türkiye’nin 7 Coğrafi Bölgesinden bahsetmek imkânsızdır.
 
4. Sevr Anlaşması’nın Göz Ardı Edilmesi
 
Türkiye Coğrafi Bölgeleri ayrımını yapan bilim adamları, çalışmalarında elbette Türkiye’nin bütünlüğünü ve bağımsızlığını tartışmadılar. Onların tüm çabaları, coğrafya bilimine hizmet etmekti. Zaten başka türlü düşünmek imkânsızdır. Nitekim Kongre kararları kitabının 158. sayfasında, şöyle denilmektedir; “Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in açış nutkunda işaret ettiği gibi, Türkiye Coğrafyası Komisyonu, tedrisat sahasında vücudüne şiddetle ihtiyaç duyulan coğrafi bölgeleri tespiti vazifesini üzerine almış bulunuyordu.” Kitabın 159. sayfasında ise; “ Memleketimizde coğrafi bölgeler tespit edilirken Türkiye bir “coğrafi bütün” olarak ele alınmış, bu bütün dâhilinde hangi esaslara göre bir tefrik yapılması icap edeceği noktası üzerinde düşünülmüştür.” denilerek, coğrafi bütünlük vurgulanmıştır. Ancak Türkiye’nin yakın tarihi göz ardı edilmiştir. Oysa Türkiye’nin yakın tarihi incelendiğinde açıkça görülür ki, Türkiye’yi parçalamak ve bölmek isteyen çok sayıda güçlü ülkeler bulunmaktadır. Bugün dünyanın en güçlü ülkesi olan A.B.D, Lozan Anlaşmasına imza koymamıştır ve halen yeri geldikçe Sevr Anlaşmasını dillendirmektedir. 
A.B.D ve A.B ülkelerinin sık sık gündeme getirdikleri Sevr Anlaşması nedir? Neleri içermektedir? Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti yetkilileri, Sevr Anlaşmasını imzalamak zorunda kalmışlardır. Osmanlı devletinin İtilâf devletleriyle yaptığı barış antlaşması (10 Ağustos 1920). Amerika'nın savaşa girmesiyle kuvvetlenen İtilâf devletleri karşısında İttifak devletleri barış istemek zorunda kalmışlardır. 30 Ekim 1918'de Osmanlı devletiyle İtilâf devletleri arasında Mondros mütarekesi imzalanmıştır. Bundan sonra İtilâf devletleri, Osmanlı devletini paylaşmak amacıyla Paris'in banliyösü olan Sevr'de (Sèvres) bir barış konferansı toplamışlardır. Osmanlı Devleti’ne, delegelerini 10 Mayısta Sevr'e göndermesi bildirilmiştir. Paris'e giden Osmanlı delegelerine anlaşma şartları, 11 Mayıs 1920'de bildirilmiştir. Heyet başkanı Tevfik Paşa çok ağır olan bu şartları reddetmiştir. Bunun üzerine 22 Haziran’da saldırıya geçen yunan kuvvetleri Balıkesir, Bursa ve Uşak'ı işgal etmiştir. Durumun daha da kötüye gitmesi üzerine, Saltanat konseyi, İtilâf devletlerinin şartlarının kabul edilmesine karar vermiştir. Ayandan Bağdatlı Hamdi Paşa'nın başkanlığında Paris'e Rıza Tevfik, Bern büyük elçisi Reşat Halis delege olarak gönderilmiş ve tamamı 433 maddeden oluşan Sevr Anlaşması kabul edilmiştir.  Bu delegeler Genel olarak 12 kısımdan meydana gelen Sevr Anlaşmasına imza atmışlardır. Ancak bu imza, Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından şiddetle reddedilmiş ve Sevr Anlaşması hiçbir zaman uygulanmamıştır.
Sevr Anlaşması’nın baş mimarı olan Amerika Birleşik Devletleri, Lozan Anlaşması’nı hiçbir zaman kabul etmemiştir. İkinci Dünya Savaşından güçlenerek çıkan Amerika Birleşik Devletleri, hep Sevr Anlaşması’nın geçerliliğini dile getirmiştir. Süper Güç olmanın avantajını kullanan Amerika Birleşik Devletleri, Dünyanın siyasi şekillenmesinde baş aktör olmuş ve bu nedenle savaş dâhil her türlü yaptırımlara başvurmuştur. Türkiye’nin güneydoğu komşusu olan Irak’ı işgal eden Amerika Birleşik Devletler, Irak’ın kuzeyinde federal bir yapılanma adı altında Kürt Devleti kurma çalışmalarına hız vermiş ve Sevr Anlaşmasını, sık sık gündeme getirmeye başlamıştır. Bu nedenle, Sevr Anlaşması’nın çok iyi bilinmesi gerekmektedir. 
Sevr Anlaşmasının bölümlerinden birini sınırlar oluşturmuştur. Anlaşmaya göre; İstanbul ve sınırları dışında kalan yerler Yunanlılara verilecektir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki güney sınırı, Mardin, Urfa, Gaziantep ve Osmaniye'nin kuzeyinden geçecektir. Doğuda bir Ermenistan devleti kurulacak, bunun sınırın tayini A.B.D cumhurbaşkanı Wilson'a bırakılacaktır. Boğazlar bölgesi, bütün Rumeli, Anadolu'da İzmit, Bursa'nın kıyılarını içine alacak şekilde çizilecek ve bölge sınırları, Edremit'te sona erecektir. Anadolu üzerinde İtalyan nüfuz bölgesi Silifke, Ulukışla, Niğde, Aksaray, Akşehir, Afyon, Tavşanlı ve Balıkesir çevrelerini içine alacaktır. Fransız nüfuz bölgesi ise; Diyarbakır, Harput, Sivas olarak tespit edilmiştir. Buralarda her türlü yetki ve iktisadî çıkarlar, adı geçen devletlere ait olacaktır.
Sevr Anlaşmasının bölümlerinden bir diğerini oluşturan siyasi hükümler ise daha dikkat çekicidir. Anlaşmaya göre; Türkiye, Sevr barış antlaşmasına uyarsa İstanbul Türklerin elinde kalacak, uymazsa Türklerden alınacaktır. Boğazlar, ayrı bayrağı, bütçesi ve teşkilatı olan bir komisyonun yönetimine girecek ve bu bölgedeki Osmanlı jandarması, müttefik işgal kuvvetlerine bağlanacaktır. Sevr barış antlaşmasının uygulamaya konulmasından bir yıl sonra, doğudaki Kürtler ayrı bir devlet kurmak isterlerse, Türkiye buna razı olacak ve Kürdistan kurulacaktır.  İzmir, Kırkağaç, Akhisar, Ödemiş, Tire, Söke dolayları resmen Osmanlı hâkimiyeti altında kalacak, İzmir'deki istihkâmlardan birine Osmanlı bayrağı çekilecektir. Ancak Osmanlı devleti, buradaki hâkimiyetinin yürütülmesini Yunanistan'a bırakacaktır. Bu antlaşmanın uygulamaya girişinden beş yıl sonra mahallî parlamento, bölgenin Yunanistan'a kesin olarak katılmasını isteyecektir.
Sevr’in tüm maddeleri incelendiğinde açıkça görülür ki, bu anlaşma Türk Milleti’nin ölüm fermanıdır. Çünkü Anlaşma gereğince, Güneydoğu Anadolu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Ermenistan devletleri kurulacak, Batı Anadolu Yunanistan’a verilecek ve Marmara Bölgesi ise tarafsız bölge olacaktır (Erim, N., 1953: 525-691)  
5. Türkiye’de Bölge Kavramının Yanlış Algılanması
 
1941 yılında Türkiye 7 Coğrafi Bölgeye ayrıldıktan hemen sonra bölgeler arasında sürtüşmeler başlamıştır. Özellikle bu sürtüşmelerin dozu, Türkiye Büyük Millet Meclisinde giderek artmış ve “Şark (Doğu) Sorunu” ortaya çıkmıştır. Meclisteki bu tartışmalar, halka yansımış ve Türkiye genelinde “Bölgecilik yapmak” âdet haline gelmiştir.
30 Aralık 1950 tarihinde Mecliste yaşanan bir olay, coğrafi bölgelerin siyasi bölgeler olarak algılanmasına açık bir örnek teşkil eder.
Diyarbakır Milletvekili Nazım Önen'in son sayıma göre, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde mecburi tahsile tabi kaç çocuk bulunduğuna ve bu bölgelerdeki ilkokul sayısına dair Millî Eğitim Bakanlığından sözlü sorusu, Millî Eğitim Bakanı tarafından cevaplandırılmıştır. Millî Eğitim Bakanı Tevfik İLERİ, cevabında şöyle demiştir:
“Muhterem arkadaşlar, son 1950 yılında yapılan sayıma göre, Doğu ve Güney Doğu 'da bulunan 18 ilimizin şehir ve kasabalarında 87.645, köylerinde 400.218 okuma çağında çocuk vardır. Bu çocuklardan şehir ve kasabalarda 37.545 e mukabil 50.399 köylerde 450.218'e mukabil 167.296'si okumaktadır. Bu duruma göre şehir ve kasabalarda 37.246, köylerde 232.922 çocuk okuldan mahrumdur. Bu 18 ilin şehir ve kasabalarda 223, köylerde 1891 öğretmeni! Ve 1023 eğitmenli olmak üzere 2914 okul vardır. Tahsil dışında kalan çocuklarımızın okula kavuşturulabilmesi için bu 18 ilin şehir ve kasabalarında 118 okula, nüfusları 250'den yukarı olan köyler için 2041 okula ve nüfusları 250'den az olan ve ortalama üç köy için bir bölge oku­lu hesabiyle 1582 okula, yani köyler için 3613 köy okuluna İhtiyaç vardır. Eğer teklif etmiş olduğumuz bütçede derpiş edilen Ödenek yüksek meclisçe temin edilecek olursa Önümüzdeki yıl bilhassa doğu bölgesinde 300'e yakın okul yapmak imkân bulacağımızı arzederim.”
Bakandan sonra kürsüye gelen soru sahibi, Doğu illerinin her sahada kalkın­maya muhtaç olduğunu söylemiş ve yeni hükümetin bu hususta lâzım gelen alâkayı göstereceğinden emin olduğunu beyan eylemiştir. Tekrar söz alan Millî Eğitim Bakanı şu açıklamayı yapmıştır:
Arkadaşlar, memleketi Şark, Garp gibi bölgelere ayırmak ve bunlar üzerinde ısrarla durmanın zararlı olduğuna inananlardanız. Amma, yine bu memleket­le uzun seneler ihmâl edilen bölgelerin mevcudiyetine de inanmaktayız. Nitekim demin ifade ettiğim rakamlarda hakikaten bir hayli ihmâl edilmiş ol­duğu görülen bu illerimizle beraber ve meselâ isim vereyim: Ordu Vilâyetin­de bu durumdan daha kötü olan yerlerin mevcudiyetine de kani bulunmaktayız.
Bu itibarla biz bu işi Şark, Garp diye kısımlara ayırmaktansa, bugüne kadar ihmâl edilmiş bölgelere dikkat nazarımızı teksif etmek yolundayız. Nitekim bütçemize koyacağımız inşaat bedelinin yüzde yirmisini nispeten bereketli olan yerlere, natamam binaların yapılmasına, daha doğrusu hani bir zamanlar zorla yapılıp da yıkılmağa mahkûm olan binaların tamir ve takviyesine, geri kalan yüzde sekseni de ihmal edilmiş bölgelerdeki okul binalarına tahsis ve sarf edeceğiz. Bunu arz etmek isterim.” (http://www.byegm.gov.tr)
 
6. Bölge Kavramının Yanlış Algılanmasının Olumsuz Sonuçları
 
Türkiye’de coğrafi bölgelerinin siyasi bölgeler olarak algılanması sonucunda, önce Doğu ve Güneydoğu Sorunu” dillendirilmiş, daha sonra bu sorun siyasi kavramlarla yer değiştirmiştir. Nitekim 1970’li yıllardan sonra, Doğu Anadolu’da “Ermeni Sorunu”, Güneydoğu Anadolu’da ise “Kürt Sorunu” ortaya çıkarılmıştır.
Ermeni Sorunu iddiaları, Batı ülkelerinin (özellikle A.B.D ve Fransa gibi ülkeler) desteğiyle, Türkiye’yi çok zor bir duruma sokmuştur. Ermeni militanları, Türk diplomatlarına karşı planlı ve sitemli saldırılarına devam ettirmek için, 20 Ocak 1975 tarihinde, ASALA (Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusu) örgütü kurarlar. Ermeni terörü, 22 Ekim 1975’te Viyana Büyükelçisinin öldürülmesiyle başlar ve aralıksız olarak 10 Mart 1980 tarihine kadar devam eder.
1967-1969 döneminde DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) tarafından düzenlenen Doğu mitinglerinde de “Doğu’nun geri kalmışlığı” sloganı ile işlenen temaların 1975-1976 yıllarına gelindiğinde “Kürdistan’ın Bağımsızlığı” sloganı ile değiştirilmiş olması 6 yıl içinde bölücü akımın katettiği yolun ve oluşturduğu tehlikenin boyutlarının hızla geliştiğinin açık işaretidir.
Terör tarafından bir uçuruma sürüklenen 1977 sonrası Türkiye’si; olaylara taraf olmayan etkin kişilerin faili meçhul cinayetlere kurban gitmeleri, Malatya, Kahramanmaraş gibi şehirlerimizde yoğunluk kazanmıştır. Günde 20 kişiyi bulan ölüm olayları ile Türkiye, bir terör ortamına çekilmiştir. 12 Eylül 1980 tarihi ile noktalanan bir dönemden sonra Türkiye acı bir devri geride bırakmıştır.
1983 yılında tekrar demokratik hayata geçilmesi ile birlikte oluşan müsait ortamda, örgütler, yeniden faaliyete geçmişler ve terör olayları tırmanmaya başlamıştır. Bu dönemde en etkin olan hareket, Marksist-Leninist bir ideolojik yapılanmaya sahip Kürdistan İşçi Partisi’nın eylemleridir. PKK,
A.B.D’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından KADEK terör örgütü yeniden umutlanmış ve özellikle Irak’ın kuzeyinde faaliyetlerine yeniden hız vermiştir. Özellikle Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti kurulması için siyasal girişimlerini artırmıştır.
Ermeni Terör Örgütü ASALA’nın çoğu faaliyetleri, sözde terörü lanetleyen Fransa tarafından hoş görülebilmektedir. Öte yandan başta İtalya olmak üzere çoğu Avrupa ülkeleri, PKK terör örgütünü açıktan destekleyebilmektedir. Ayrıca ABD, Türkiye yöneticilerinin önüne sürekli olarak Kürt Sorunu’nu getirmekte ve dolaysıyla PKK’ya yandaş olmaktadır.
Son yıllarda, Türk ve dünya kamuoyuna, tartışılması istenen bir fikir ortaya atılmıştır. O da, İstanbul ve Çanakkale boğazlarının özerk hale gelmesidir. Peki, İstanbul ve Çanakkale boğazları özerk olunca ne olacak? Boğazların tüm denetimi, özerk olduğundan Türk devletinden alınıp, uluslararası bir konsorsiyuma devredilecektir. Konsorsiyum, boğazların denetimini elinde bulunduracak ve tüm gemi geçişlerini kontrol edecektir. İstediğine izin verecek, istemediğine izin vermeyecektir. Konsorsiyum denetim esnasında, Türkiye devletinden bağımsız çalışacak ve Türkiye’nin aleyhine bile boğazları kullanabilecektir. Boğazların özerk olmasıyla birlikte, Marmara Bölgesi’nin Türkiye’den koparılması planlanmaktadır.
Cumhuriyet döneminde, adalardan mahrum kalan Türkiye, 12 mil meselesi yüzünden günümüzde Adalar Denizi üzerinde olan hakkını da yitirmek üzeredir. Eğer Yunanistan’ın istediği 12 mil hakkı kabul edilirse, işte o zaman ismen Yunanlılara kaptırdığımız “Adalar Denizi”, gerçekten bir Yunan denizi haline gelecektir. Ardından adını bile kendi isteğimizle verdiğimiz Ege Bölgesi (Batı Anadolu Bölgesi), Türkiye’den koparılarak Yunanistan’a verilmesi planlanmaktadır. Bugün turistlerin ellerinde dolaştırdıkları haritalar gözden geçirildiğinde, haritalarda Türkçe yer adlarının yerine Eski Yunan Medeniyetinin kalıntılarının adları yazılı olduğu görülecektir.
Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile birlikte Karadeniz Bölgesi’nde kurulması planlanan bağımsız Rum Devleti, Kurtuluş Savaşı’nın ardından bir süre rafa kaldırılmıştır. Ancak son yıllarda bu plan yeniden gündeme getirilmiş ve bölgede etnik kışkırtma başlamıştır. Bölgede yaşayan çok az sayıda Laz ve Gürcüler bahane edilerek, bölgenin özerkliği dile getirilmektedir. Özellikle Avrupa Birliği’ne girme aşkıyla yanıp tutuşan Türkiye’nin önüne, Türkiye’de yaşayan azınlıkların özerkliğe kavuşturulması isteği konulmaktadır.
Anadolu’yu, bin yıl öncesindeki uygarlıkların mirasçısı olarak gören Batı Dünyası, Türkiye toprakları üzerinde, Osmanlı döneminin gerileme döneminden beri, sürekli olarak işgal planları hazırlamaktadırlar. Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile birlikte, dedelerimizin “Yedi Düvel” dediği, Batı Dünyası ülkeleri, Anadolu’ya çullanmışlar ve dört bir taraftan işgal hareketine girişmişler. Ancak Türk Milleti’nin bağımsızlık ruhu şahlanmış ve Mustafa Kemal Paşa liderliğinde, İstiklal Savaşı gerçekleşmiş. Savaşın zafere dönüşmesiyle, Anadolu’da, Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş. Atatürk’ün büyük gayretleri ve Anadolu Türk insanının büyük sabrı ve çalışkanlığı ile genç Türkiye Cumhuriyeti, kısa sürede büyük ilerleme göstermiş. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden imar etmesi, Hatay’ın Türkiye’ye katılması, Batı Trakya, Musul ve Kerkük meselelerinde büyük ilerlemeler kaydedilmesi, Batı Dünyası’nı derinden üzüntüye garketmiş. Atatürk’ün 1938 yılında ölümüyle birlikte, Batı Dünyası, Türkiye’yi işgal etmeyi düşünmüş ve yeni planlar hazırlamıştır. Türkiye’yi işgal etme planlarından biri “borçlandırma” ve diğeri ise “toprak alımı”dır.
Dünya Bankası'nın Küresel Kalkınma Raporu'nda (Global Development Finance, 2004) gelişmekte olan ülkelerin dış borç verileri açıklamıştır. Raporda, 2002 yıl sonu itibariyle, Türkiye toplam 131.6 milyar dolarlık dış borçla, dünyada 7'nci sırada yerini almıştır. Türkiye'nin dış borcunun 83.9 milyar dolarını kamu tarafından ve devlet garantisiyle alınan borçlar, 47.6 milyar dolarını ise özel sektörce kullanılan krediler oluşturmuştur.
Şuursuzca alınan dış borçlarla, Türk toprakları ipotek altına alınmıştır. Ödenemeyecek kadar yüksek tutulan ödeme faizleri ile Türk halkı yoksulaştırılmıştır. Birleşmiş Milletler (BM) "İnsani Gelişme 2003" Raporu'na göre Türkiye, 175 ülke arasında, 96 sırada yer aldı. BM, Türkiye'de 7 milyon 150 bin kişinin günlük 2 dolardan daha az kazançla geçimini sağladığını ortaya çıkarmıştır. Sonuç olarak, satacak bir şeyi kalmayan Türk halkı, sahip olduğu toprağını satmaya mecbur bırakılmıştır.
Burada şu tarihi olayı anlatmakta fayda vardır. Lozan Anlaşması imzalandıktan sonra, İsmet İnönü, Ankara’ya dönüşünde Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya şunları söylemiştir; “Lozan Üniversitesinin merasim salonunu terk ediyorduk. Bize Lozan'ı belki bir kat daha çetinleştirmiş olan Lord Gürzon tam kapının ağzında koluma girdi ve bana “Genç Türkiye Devletinin genç kumandanını ve genç diplomatını her iki zafer için de tebrik ederim” dedi. Sonra şöyle devam etti: “Generalim, kapitülasyonlardan tutunuz da akla gelen veya gelmeyen ve sizce engel sayılan birçok şeylerden memleketinizi kendi tabirinizle kurtardınız. Ben de nihayet görüyorsunuz ki bütün bunlara evet dedim. Fakat hiç düşündünüz mü ki,bundan sonra ne yapmak isterseniz yine bizlere muhtaç olacaksınız.” Burada Lord Gürzon sağ elinin başparmağıyla işaret parmağını birkaç defa birbirine sürttükten sonra:“İşte o zaman parayı verirken şimdi kazandıklarınızı bizlere iadeye mecbur kalacaksınız.” (KBH, 2004).  
“Borç yiğidin kamçısıdır” felsefesi ile şuursuzca alınan bu borçlar, artık ödenemez durumda. Bu nedenle, IMF yetkilileri, Ankara’da mesken tuttu. Ülkede memur alımından, emekli maaşlarına kadar her kalemi müdahale ediyorlar. Türkiye, adeta hükümetler tarafından değil, IMF yetkileri tarafından idare ediliyor. IMF yetkilileri, ödenemez durumda olan borçların tahsili için, Türkiye’yi yönetenlere, yeni çıkış yolları öneriyorlar. Bu çıkış yollarından en önemlisi; Türkiye’de yabancıların toprak ve mülk edinebilmesinin yolunu açmak. Ne yazık ki bu yol; 19 Temmuz 2003 tarihinde, yabancıların Türkiye'de mülk edinmesini kolaylaştıran 4916 sayılı ''Çeşitli Kanunlarda ve Maliye Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK'de Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile uygulamaya girmiştir.
19 Temmuz 2003 tarihinde uygulamaya konulan Kanun Hükmünde Kararname ile birlikte, Türkiye’de gözü olan yabancılar, Türkiye’ye akın etmişlerdir. Türkiye'de gayrimenkulü olan yabancıların yaklaşık % 33'ünü Yunanlılar oluşturmaktadır. Yunanlılar, Bursa, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere Türkiye'nin 26 şehrinde gayrimenkul sahibidir. İkinci sırada, Almanya yer almaktadır. Bu iki ülkeyi, Suriye, İngiltere, Avusturya, Hollanda, Fransa, Belçika, İtalya takip etmektedir. Suriyeliler, Hatay, Adana ve Kilis’te gayrimenkul almaktadırlar.  
Türkiye'de gayrimenkul satın alan yabancıların % 44.2'si İstanbul ve Antalya'yı tercih etmektedir. Bu iki ili, Bursa,  İzmir, Muğla, Hatay, Aydın, Mersin ve Muğla takip etmektedir. En fazla gayrimenkul yatırımını İstanbul, İzmir ve Bursa'da Yunanlılar, Antalya'da Almanlar ve Hollandalılar, Hatay ve Gaziantep'te Suriyeler, Ankara'da ise ABD'liler yapmaktadır. Bugün için turizm amaçlı olarak gayrimenkul alımı neticesinde Alanya, adeta Almanya olmuş gibidir. Sıralamada ön sıralarda yer almayan Kars ilimizde bile arazi satışları ürpertici noktalara ulaşmış durumdadır. Yunanlılar, Almanlar, İngilizler, A.B.D’liler, Suriyeli’ler, Fransızlar, İsrailliler, Kars’a akın etmektedirler. Savaş yoluyla alınamayan Türkiye, ne yazık ki aşırı borçlandırma ve toprak alımı yoluyla adım adım işgal edilmektedir. Bu işgal haritası ile Sevr Anlaşmasının haritası örtüşmekte ve Türkiye’nin 7 Coğrafi Bölgesinde ayrı ayrı devletler kurulması planlanmaktadır.
 
7. Sonuç ve Öneriler
 
Bugün için Türkiye’nin 7 Coğrafi Bölgesi’nin her biri, diğerlerinden ayrılarak Sevr Anlaşmasında çizilen haritanın uygulamaya konulması çalışmaları devam etmektedir. Bu çalışmalar, özellikle Türkiye’yi parçalayıp tamamen yıkmak isteyen güçlü ülkeler tarafından desteklenmektedir. Başta A.B.D ve A.B ülkelerinin yüksek sesle dillendirmeye çalıştıkları istekler tamamen kabul edildiğinde, Türkiye Coğrafi Bölgeler haritasının siyasi haritaya dönüşmüş olacağı ve bu bölgeler üzerinde farklı ülkelerin yer alacağı açıkça görülmektedir.  
Türkiye, bir bütündür, parçalanması hayal bile edilemez. Ancak Türkiye, gücünü kaybederse, hayal bile edilemeyen Türkiye’yi parçalama istekleri gerçek olabilir. Bu nedenle, Türkiye’de yaşayan her bir Türk gencinin birinci görevi, ülkesinin bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğü ve bağımsızlığının korunması için, yanlış algılamaların önüne geçilmelidir. Bunun için bazı düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
1.      Türkiye Coğrafi Bölgeleri haritası, tüm atlaslardan kaldırılmalıdır. Türkiye Fiziki Haritası ve il sınırlarını gösteren Türkiye Siyasi Haritası kullanılmalıdır.
2.      Ders kitaplarında, Türkiye Coğrafi Bölgeleri bölümleri çıkarılmalıdır. Türkiye Coğrafyası dersleri, ayrıntılı ve bir bütün olarak, Türkiye Fiziki Coğrafyası, Türkiye Beşeri Coğrafyası ve Türkiye İktisadi Coğrafyası adlarıyla okutulmalıdır.
3.      Türkiye il idari sınırlarında da, çok sayıda sorunlar bulunmaktadır. İl sınırları zamanın şartlarına göre yeniden düzenlenmelidir.
4.      Kamu kurum ve kuruluşların çalışmalarında, “Coğrafi Bölgeler” kavramı yerine çalışmaların amaçlarına uygun olarak “Hizmet Bölgeleri” kavramı kullanılmalıdır.
 
 
Referanslar
Birinci Türk Coğrafya Kongresi Kararları, 1941, Ankara.
Çadırcı Musa, “Tanzimat”. Osmanlı, Cilt 6, Yeni Türkiye Yayınları, S.183-198,Ankara.
Erim, N., 1953, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri. Cilt:I (Osmanlı İmparatorluğu Andlaşmaları), Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, S. 525-691,Ankara
Karal, E. Ziya, Osmanlı Tarihi, VI. Cilt TTK. Yayını 1983 Ankara s.128
Dünya Bankası, Küresel Kalkınma Raporu, 2004. (Global Development Finance, 2004)
T.D.K., Türkçe Sözlük. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Yayını, 1988, Ankara.
KBH, Tarihi gerçekler ışığında belgelerle Mustafa Kemal Atatürk, 2004, Kamu Birlikleri Hareketi, www.kamubirlikhareketi.com)
http://www.ttk.gov.tr/yayinlar/fulltext/antlasmalar/sevr/sevr.htm
http://www.byegm.gov.tr/Yayınlarımız/AyinTarihi/1950/aralik1950.htm
 
Not: Bu bildiri, Ankara Üniversitesi Türkiye Coğrafyası Araştırma ve Uygulama Merkezi 25-26 Mayıs 2006’da “AB Sürecindeki Türkiye’de Bölgesel Farklılıklar” konulu IV. Ulusal Coğrafya Sempozyumu’nda sunulmuştur. 
 
 








[ Geri Dön ]

Site Yönetimi
tasarım ve programlama eksi7 web hizmetleri